DüZ ManTıK

21/12/2009 - SIRADAKİ TEKLİF

Kategori: makale

Bugüne kadar ne kadar aklı başında toplum önderi varsa hepsi, ama hepsi şu ya da bu şekilde hükümeti uyardı. Aslında bireysel hak ve özgürlüklerin arttırılması yani daha demokratik bir ortamın yaratılması hasretiyle yapılacak yeniliklerin, değişikliklerin, “Türk Halkının otuz altı etnik gruptan oluştuğunu” iddia etmekle başlayamayacağını, bunun ancak farklılıkları derinleştirmekten, ayrımcılığı körüklemekten öte bir işe yaramayacağı, yazıldı çizildi. Sonuç ortada. “Hazmettire hazmettire!”, “Bedeli ne olursa olsun!” Nidaları ile gelişen ve çirkinleşen olaylarda, bedeli ödeyenlerden biri, bir şehit babası bakın, nasıl feryat ediyor.

“Sayın Başbakanım. Ben 400 yıl önce Karaman’dan Yugoslavya ya akıncı olarak gitmiş ve orada 400 yıl yaşayıp Balkan harbinde vatanını korumak için savaşmaya gelmiş babası Boşnak, annesi Arnavut, kendisi önce TÜRK sonra Boşnak olan TÜRK vatandaşı Hüseyin’im. Her şeyden önce vatan ve Türkiye diye büyütüldüm. Türkiye’mi anamdan, avradımdan, oğlumdan, atamdan önde severek büyüdüm.Nazım’ın şiirindeki “Ayın altında Kağnılar gidiyordu,/Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru”… Mısralarındaki o kadınlardan birisi benim büyük halamdı. Büyük amcam Çanakkale’de şehit düştü. Dedem bizi İzmir'den Çanakkale'ye savaşmak için 24 gün nasıl yürüdüğünün hikâyeleri ile büyüttü. Bize her zaman vatan sevgisi aşılandı TEK VATAN... O da TÜRKİYE…

Biz hep önce TÜRK’ tük sonra Boşnak. Biz hiçbir zaman bölünmek, parçalanmak, ayrılmak, açılmak, kapanmak nedir bilmedik. Bunların konuşulduğu yerlerde bulunmadık… Komşum Rum’du, sınıf arkadaşım Ermeni, en iyi arkadaşım Kürt, eniştem Giritli, mahallemizin teyzesi Kavalalı, ilk ustam Tatar, dedem Boşnak, büyük babam Arnavut, ilk sevdiğim Macar, Evlendiğim Giritli… Ama hepsi ilk önce Türk’tü.

Şimdi siz, bizimle paylaşmadığınız bir karara varmışsınız adı "Açılım". Siz hangi güçle bizimle paylaşmadan bu Vatan’ın geleceği ile ilgili bu kadar derin kararları alabilme yetkisini buluyorsunuz kendinizde? Size benim çocuğumun geleceği ile ilgili kararları alma yetkisini kim veriyor?...”Evet böyle diyor şehit babası Hüseyin Yardımcı.

Ama dinleyen kim? Yetki bulundu ve işlem devam ediyor. Ve maalesef bir taraftan da, “bölünmenin, bu terör ortamının sonu olacağı fikri” aydın olduğu söylenen bazı milliyetsizlerle hızla empoze edilmeye  çalışılırken, “ölümü gösterip kolumuzu kesip almaya” toplumu hazırlıyorlar.  Bu işlemin en büyük yardımcıları da en çok izlenen televizyon kanallarının, haber programları  ve açık oturumlardır. Örneğin, bir büyük kanalda, aydın dediğimiz adamlarla yapılan  bir söyleşide, “DTP kapansın mı, kapanmasın mı?” sorusunun yanıtı haritaya dökülerek dakikalarca ekranda tutuldu. “Kapatılmasın” cevaplarının en çok geldiği iller kırmızı; “kapatılsın” diyen iller nedense yeşil renkle işaretlendi. Böylece, bilerek veya bilmeyerek, ülke Ağrı’dan Gaziantep’e çekilen bir hatla ikiye bölünmüş ve sıradan vatandaşın zihninde ister istemez Anadolu’da zahiri bir Kürt bölgesi oluşturulmuş oldu. Enteresan olan, tartışmacıların hiçbirinden, bu istatistiğin veriliş biçimine itiraz gelmedi.

Ve “kendi haberini yarat” anlayışıyla, eline üç beş kuruş ve bir kurusıkı tabanca tutturulan aptalların, özellikle kameralara poz vererek halka doğrulttuğu silahla resimlerini  çekip, haber ajanslarına servis ederek, ya da basit eylemlerde bile aynı sahnenin şiddet unsuru bulunan anlık bölümleri kurgulayıp, yüzlerce kez göstererek, vatandaşın zihninde, bilinçli olarak, kaygı, korku, panik hatta kıyam havasının yaratılması;  “Aradan vekillerini de çıkartalım, terörist başı ile oturup konuşalım; gerekirse salalım, gerekirse verelim kurtulalım” teklifinin, yakında tartışmaya açılacağının  işaretleridir. Nasıl olsa,  sine-i Kandil’e dönecek vekillerine, verdiği bir talimatla mecliste kalmasını sağladığı için demokrasi havarisi oldu. Ne kadar kurnaz ve kalleş olduğunu 7 evladımızı şehit ederek bir kez daha ispatlamışken bile…    

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/12/2009 - DÜN - BUGÜN

Kategori: makale

DÜN - BUGÜN

 

Bugün yaşananlara baktığımız zaman “iktidarın akıllarını kaybettirdiğini” düşündüğüm politikacılar yüzünden, 30 yıllık bir dönem içinde ülkenin başına gelen, dünkü ve bu günkü olayların benzerliğine bakıp da şaşmamak mümkün değil.

Dün yani, 1980 ağustosunda Ankara’da Sıhhiye Toros sokakta oturuyordum. Ankara’nın tam da göbeğinde ancak özellikle gece işten dönerken korkardım. Çünkü  sokaklarda terör kol geziyordu, mal ve can güvenliği sıfırdı. Şehirlerde kurtarılmış bölgeler, ülkede “neci” olduğu belli iller vardı.  Mecliste her parti ayrı telden çalıyordu, Cumhurbaşkanı seçimi bile sonuçlandırılamamıştı. Necmettin Hoca Konya’da, hilafet bayrağını çekmiş kendi havasında Kudüs Mitingi düzenlerken, her türden bütçe açığı “Evren” gibi genişliyor, işsizlik, kıtlık,  her kesimden çeşit çeşit protesto  gösterileri ve tabii her şerefsizden beklenen Bayrağa ve Atatürk’e yapılan saldırılar ortalığı alt üst ediyordu… Sanki seferberlik ilan edilmiş gibi çay, şeker, tüp, her şey ama her şey için için kuyruk vardı. Demirel “Ülke 70 sente muhtaç” özlü sözünü işte bu günlerde yumurtlamıştı. İşçiler, memurlar, öğretmenler bırakın sağı solu, kendi aralarında bile birbirine düşman fraksiyonlara bölünmüştü. Hatta Emniyet Teşkilatı personelince kurulmuş olan polis derneği bile, Pol-Bir ve Pol-Der yani faşist ve komünist diye ikiye ayrılmıştı. Yine o günlerde, siyasi cinayetlerin sayısı günlük olarak TRT den duyurulur, günde kaç cinayet işleneceğine dair neredeyse iddiaya girilirdi.  Kimse kolay kolay misafirliğe gitmez, giderse de muhakkak bir tanıdık onu otobüs durağından alıp eve öyle getirirdi. Geceleri sokağa çıkmak, alış veriş yapmak diye bir sorun yoktu, çünkü para bulsan mal bulamazdın.

***

Bugüne dönünce de pek farklı şeyler gördüğümüz söylenemez. Değişen bazı şeyler tabii ki var fakat dünya da, bu  geçen 30 yıllık süreçte az değişmedi. Bakın  bugün de işsizlik, yoksulluk  diz boyu. İktidar toplum düzeninde kendi kitle örgütlerini oluşturmuş ve hakim kılmış. Hırsızlık, fuhuş, cinayet, kundakçılık, akla gelecek her türden suç, tavan yapmış. Meclisteki bütün partiler kavgalı, dağdaki terörist, meclis kürsüsüne çıkmış İmralı'dan gelecek emri bekliyor. Sağ, sol kavgalarının yerini alacak dümen çoktan tezgahlanmış, ama alınan bir önlem yok. Teröristler geceleri ve bir çok şehri işgal etmiş, polisin bunlara karşı eli kolu bağlanmış, ordu aciz, mahkemeler “hukuku dolaşarak” iş yapan bürokratlar yüzünden, töhmet altında bırakılmış. Toplum lime lime dağılmış, herkes trene bakar gibi, sonu ne olacak diye seyrediyor.

Her türden bütçe açığı vatandaşın malı, emeği, parası gasp edilerek kapatılmaya çalışılıyor. Örneğin Tekel işçisinin önce fabrikası satılıyor ardından, maaşı 500 TL’ye indirilip özlük hakları elinden alınıyor. İtiraz edip, eylem yaptı diye Ankara’nın göbeğinde işkenceye çekiliyor. Eczacılar malımız, paramız gasp ediliyor deyip eylem yapınca devletle olan sözleşmeleri iptal ediliyor. İtfaiyeciler eylem yaptı diye buz gibi havada suya gömüyor.  İşten çıkarılan arkadaşlarını korumak için eylem yapan Demiryolu işçilerine garez bu kez, çok daha fazlası işten çıkartılıyor, kimseye “derdiniz ne” diye sorulmuyor, demir bir yumrukla dövülüyor, sindiriliyor.

Bir zamanlar her türlü darboğazdan çıkabileceğimizin umudu olan “Yastık altı stoklarımız” çoktan “yorgan altı” olmuş, bu gün yine geceleri sokağa çıkmak, mangal gibi yürek istiyor. Yine alış veriş yapmak diye bir sorunumuz yok, çünkü bu kez de, ithal mal çok, ama para nanay. Acı, yoksulluk, haksızlık, düzenbazlık, ahlaksızlık alıştıra alıştıra topluma dağıtılmış, hem de, hepsi yasal, hepsi demokratik, hepsi de daha çok demokrasi aşkına. Ve tüm bunlar olurken bir Sayın Büyüğümüz Konya’da Şeb-i aruz törenlerinde karşısındaki seçkin kitleye, “Zengin yoksulun halinden anlarsa yoksulluk hafifler. Acılar paylaşıldıkça azalır. Mutluluk paylaşıldıkça çoğalır. Refah dayanışma ile kalıcı hale gelir. Dünyayı ve hayatı güzelleştiren, çatışmalar asla değildir…”  diye başlayan masallarla milleti avutmaya ve göz yaşı döktürmeye devam ediyor.

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/12/2009 - İMAJIMIZ BUDUR

Kategori: makale

Biri Alman, biri Romen ve biri Tayvanlı üç kadın, Sultanahmet’te bir otelde garsonluk yapan bir delikanlı birlikte oluyorlar fakat olay sadece birlikte olmakla kalmıyor. Bizimki, allem ediyor kalem ediyor kadınları  maddi açıdan da sövüşleyip duruyor. Gelgelelim bu tatlı hayat bir gün kadınlardan birinin bu vatandaşın başka bir sevgilisi olduğundan şüphelenmesi ile sona eriyor. Neticede  internet aracılığı ile benzer şekilde idare edilen 3 genç kadın olduklarını, aynı şekilde aldatılıp, maddi ve manevi yönden istismar edildiklerini anlıyorlar ve  bu arkadaştan şikâyetçi olmaya karar veriyorlar.

Tabii buraya kadar her şey normal sayılır; yanlış, fakat her ülkede yaşanabilecek olaylar. Hoş bizim ülkemizde olsa, bayanlar, hikayedeki tek doğru olanı yani bu adamdan şikayetçi olunmasını, rezil olmamak adına (!) tercih etmezlerdi ya! Her neyse…

Olayın bundan sonrası ise artık AB yolunda olduğu, ısrarla söylenen ülkemizin, Avrupa ve Asya’dan görünüşünü anlatması açısından son derece önemlidir.  Çünkü bu insanlar bu ülkede bu kadar kalıp, aile bile kurabilecek duruma geldikten yani ülkeyi iyi kötü tanıdıktan sonra adalet aramak için bakın ne yapıyorlar.

Google Earth’ten delikanlının yaşadığı semtin camisini belirliyorlar ve Kocasinan Merkez Camii’nin imamına, “Saygıdeğer İmam Efendi, Biz, Avrupa ve Asya’dan gelen üç bayanız ve size yardımınıza ihtiyacımız olduğu için başvuruyoruz. A.Ö. her birimizi onun gerçek aşkı olduğuna inandırdı ve ileride nikâh sözü verdi (...) Bir tesadüf sonucu gerçekle yüzleştik. Bay A.Ö.’nün güya çok hasta olan anne ve babasının ameliyatları için para gerektiğini anlattığı ortaya çıktı. Sadece para değil, dizüstü bilgisayar, yeni model fotoğraf makinesi ve tatil mekânlarında tatilleri ödetti. Bu yüzden son umut olarak size yazıyoruz. En azından paramızı geri alabilmemiz için. Bir kadın ona 5.000 dolar diğeri ona 2.300 Euro vermişti. İmam Efendi, size karşı dürüstlüğümüzü göstermek için alacağımız paranın yüzde 25’ini size bağışlamaya da hazırız.” yazdıkları bir mektup ile başvuruyorlar.

Ne var bunda da diyebilirsiniz. Anlatayım:

1) Tüm tanıtım çabalarına rağmen ülkemizin modern ve çağdaş yönünü anlatamadık. Yabancılar hala önyargılı ve ülkemizde İslam’ın dinsel yasa ve kurallarının geçerli olduğu zannediyor ve  Türkiye’nin de İran gibi olduğunu düşünüp mahallenin imamına baş vuruyor.

2)Bu ülkede de  rüşvetin ne kadar yaygın olduğunu biliyorlar ve adaleti sağlaması için başvurdukları imama bile rüşvet teklif ediyorlar.    

Durumumuz ecnebilerin gözünde budur. İşin garibi burada yaşayan çoğu yabancının bile bildikleri, gördükleri, yaşadıklarının pek farklı olduğunu söyleyemeyiz.

En ciddi durumda elli, yüz kağıda hikayeden bir imama, bir imam nikahı kıydırılır tamam.

 

 


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/12/2009 - BEN NASIL İNANACAĞIM ?

Kategori: makale

BEN NASIL İNANACAĞIM ?

Büyüklerimiz;

“Güzel şeyler olacak.

Analar ağlamasın!

Ortam her zamankinden daha uygun.

Fırsatı kaçırmayalım.

Aman ha kaçırırsak başka fırsat bulamazsınız.

Bizden başkası yapamaz.

Muhalefet taş taş üstüne mi koymuş.

Onların dikili bir taşı yok.

Biz onların vatan sevginizi de biliriz.

Daha çok demokrasi,

Ve ilgili bakanımız göğsünü gere gere,

“Daha ne gelişmeler olacak…”

Ve daha neler neler…

*

İşte, vaat edilen gelişmeler oldu…

Türkiye Cumhuriyeti’nde,

Şehirlerin tam orta yerinde,

Sokaklarda teröristler kol geziyor,

Araçlar, bankamatikler kundaklanıyor.

Ordu evleri, karakollar, konutlar taşlanıyor,

İşyerleri, bankalar, parti binaları talan ediliyor,

Ticaret zorla engelleniyor,

Can güvenliği yok, mal güvenliği sıfır.

Türk Bayrağına, Atatürk büstüne taş yağıyor,

İstanbul’un göbeğinde belediye otobüsünde Serap yakılarak,

Tokat ta 7 asker pusu kurularak, şehit ediliyor…

Diyarbakır’da bir delikanlı,

Üniversiteli Aydın, vurularak öldürülüyor…

Gencecik hayatlarımız, nice  umutlarımız,

İki metre karelik, kara, kara çukurlara gömülüp gidiyor.

Üstelik, “demokratik açılımın” servisi sırasında…

*

Tüm bunların üstüne,

Kandil’ den gönderilen barış güvercini(!) teröristler gezdikleri her ilde, her ilçede, örgüt propagandası yapıp, terör estirirken bir taraftan da, PKK yedi evladımızı şehit ediyorsa, bölücülük meşrulaşmış, polis, asker, sindirilmiş ve mahkemeler Anayasa uyarınca verdikleri cezalara ilişkin, neredeyse özür dileyecek kadar acizleştirilmişse ve üstelik siz büyüklerim, memleket güllük gülistanlıkmış gibi dünyanın dört bir tarafında turistik turda  ise; ve tüm bu yaşananlara rağmen, Sayın Bakanım “Her şey kontrol altında, yola devam” deyip, vatandaşını “kuzu” yerine koyuyorsa; ben bu açılıma, iktidarın demokrasi vaatlerine,  anaların gözyaşının dineceğine, eskisinden de mutlu ve müreffeh günleri göreceğime, nasıl inanacağım?

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/12/2009 - 33 ŞEHİT

Kategori: makale

 

33 ŞEHİT

Son günlerde gazetelerde “ 33 askerin şehit olması” ile medyada “Ergenekon davası” diye anılan dava arasında bağlantı kurulduğu yolundaki haberleri okuyunca en az, “Cumhuriyet gazetesine saldırıda, İlhan SELÇUK’un parmağı olduğu” haberini okuduğum günkü gibi şaşırdım. Ve suçlamanın da ötesinde bu hakaretin, en azından, bu dava için tutuklanmış herkese yapılmaması gerektiğini düşündüm.

Bakın bundan 16 yıl önce, Bingöl-Elazığ arasında silahsız savunmasız 33 askeri otobüsten indirilip, kaçırılması ve Çevrimpınar köyü yakınlarındaki kırsalda şehit edilmesi olayına kısmen de olsa tanık olan köylüler; yaklaşık 150 kişilik terörist grubunun köylerine sivil ve askerleri getirdiğini,  bırakın yardım etmeyi aksine, askerlerin serbest bırakılması için canlarını ortaya koyarak onlarla tartıştıklarını ifade ediyorlar. Asker ve sivilleri Çevrimpınar köyü girişinde bir alanda toplayan teröristlerin, yatsı namazına yakın bir vakitte propaganda yaptıklarını, propagandanın ardından asker ve sivilleri Çevrimpınar Köyü İlköğretim Okulu'nda topladıklarını anlatıyorlar.

Köy içine gelen teröristlerin askerleri bağlamak için kendilerinden ip istediğini belirten Zülfiye Çalbay, "Yatsı namazına yakın bir vakitti. Kalabalık bir terörist grubu, yanlarındaki asker ve sivillerle köyümüzdeki okula geldi. Daha sonra bazı teröristler ellerindeki silahlarla köyü dolaşıp askerleri bağlamak için ip aramaya koyuldu. Bizim evin önüne gelen teröristler benden ip istedi. Ben de, 'Ne yapacaksınız ipi, hayvan mı bağlıyorsunuz?' şeklinde tepki gösterip ipi vermeden içeri girdim. Fakat teröristler balkonlardaki çamaşır iplerini bıçakları ile keserek okula gitti. Bu çocukları öldüreceklerini tahmin ettiğimiz için birkaç kişi ile birlikte dışarı çıktık. Teröristler yaklaşık yarım saat okulda bekledikten sonra asker ve sivilleri de yanlarına alarak köyümüzden Mazra Yaylası'na doğru ilerlerken ben ve benimle birlikte birkaç kadın ve erkek önlerine çıkarak bu çocukların serbest bırakılmasını istedik" dedi.

85 yaşındaki Zülfiye Çalbay ve beraberindeki kadınlar, teröristlere engel olabilmek için çok ısrarcı davrandıklarını hatta "Asker ve sivilleri (yaklaşık yüz kişi) bırakmaları için teröristlerin önlerine başörtümüzü attık. Bizim kültürümüze göre bir kadın namusu sayılan başörtüsünü ayaklar altına atınca istediği her şey yapılır. Ama buna rağmen teröristler isteğimizi kabul etmeyerek bize hakaret edip Mazra Yaylası'na doğru hareket etti.” Dedi. Olaya askerin geç müdahalesi de sözkonusudur. Ancak olaydan sonra müdahale edecek askeri ekiplere başka bir terörist grup roketatarlarla saldırarak onları bir süre engellemiş, gecikmenin ardından yapılan operasyonlarla öldürülemeyen siviller kurtarılmış, birçok terörist ölü olarak ele geçirilmiştir. Üstelik askeri mahkemelerde birçok subay bu nedenle yıllarca yargılanmıştır. Hatta olayın bizzat Apo'nun bilgisi dahilinde gerçekleştiği de örgüt tarafından ifade edilmiştir.Olay budur…

Anlaşılacsağı gibi, 33 askeri katledenlerin PKK’lı teröristler olduğundan hiçbir şüphe yok. Zaten olay günü teröristlerin rehinelerle birlikte, içinden geçtikleri köy halkı da bunu onaylamaktadır. Buna rağmen bazı gazetelerin, böyle bir katliama imza atan şerefsizlerle, o davada yargılanan birçok saygın insanı aynı kefeye koymasının adı, olsa olsa bu saygın insanları halkın gözünde aşağılamak, küçük düşürmek olur. Ve bu son derece yakışıksız bir tutumdur. Yargılanan bu insanlar, yarın aklanıp serbest kalsalar, açacakları karşı davalar, bu atılan çamurları temizleyebilecek midir?

Ve maalesef yine ortada  ihmal kokan bir devriye görevi sırasında, pusuya düşürülüp  katledilen 7 Şehidimiz ve 3 gazimiz  var. Lütfen olay şimdiden ve tüm soruların cevabı alınacak biçimde sorgulansın. Sorgulansın ve gerekiyorsa cezalandırılsın ki, gelecekte başka bir davada  başka masumlar suçlanmasın.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

mehmetmetelik

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım